“Gandi Kemal” kimdir, nedir?

Mohandas Karamchand (Mahatma) Gandhi ile Kemal Kılıçdaroğlu arasındaki fiziki benzerlikten esinlenilerek imal edilmiş, Gazman misali bir tür pseudo halk kahramanıdır. Kılıçdaroğlu bu sıfatı veya lakabı ne denli sahiplenmektedir, kendisine yakıştırmakta mıdır bilgim yok lakin sağa sola yandaş etiketi yapıştırmaktan bir an olsun bıkmayan “Doğan Medya” kabilesinin en parlak  prodüksiyonu olduğu kesin. Muhtemelen şu sıralar kendileriyle gurur duyup, kendi sırtlarını sıvazlamayı da ihmal etmiyorlardır.

Peki, Hindistan’ın bağımsızlık mücadelesinde siyasi/ruhani liderlik yapan ve başarıya ulaşarak hakiki bir halk kahramanı olma payesini elde edebilen Gandhi ile devlet memuru (yeni parti genel başkanı) ulusalcı Kemal K. arasında -zorlama bir fiziksel benzeşme dışında- ne türden bir bağıntı kurulabilir?

Kemal K. bildiğimiz, tanıdığımız ve pek sevmediğimiz basma kalıp radikal kemalizm/ulusalcılık sloganları dışında ne gibi bir fikir üretmiş, ne şekil bir mücadelenin içinde bulunmuştur acaba? Gençlik yıllarında üç beş çapulcudan dayak yemiş olmasını kefaret ödemek olarak görüp kendisini solcu addedebilir miyiz? Eğer öyleyse, kurultayda avaz avaz okuduğu ulusalcı martavallarını nasıl konumlandırmak, söz konusu solculuğunun neresine sığdırmak gerek?

Kemal K., Ergenekon’a ve dolayısıyla bu örgütün alt kümelerindeki terör örgütlerine selamlar, saygılar göndererek, özgürlükler, intikamlar, ödeşmeler vadederek Gandhi ve Satyagraha ile hangi yönden yakınlaşmaktadır, felsefi olarak ne tarafına düşmektedir?

“Bunlar zaten bizde gitmez, sadece tipi andırıyor diye şey ettik!” denilecekse; bu nasıl pr çalışmasıdır, bu ne kadar yanlış bir imaj üretimidir derim. Gazman bile işlevselliğini devam ettirebilmek için kuru fasülye yerdi; Gandhi ile paradoks oluşturacak denli zıt ideolojik yapısı, yaşantısı ve birikimiyle Kemal K. ne yapacak? Altına girdiği/yattığı bu yükü nasıl kaldıracak, adamcağızın hacmi, sığası, kıta sahanlığı ne ki, bench presste kaç basıyor ki?

Özet: Kemal K. tipik bir kemalist/ulusalcı/bürokrat iken, hakiki Gandhi bir milliyetçi/ulusalcı tarafından öldürülmüştür.

 

Biraz geriden geliyorum lakin yaşanmakta olan bir süreç olduğundan çok da geç kalmış sayılmam. Bildiğiniz gibi dikkatleri belgenin kendisinden ve hadisenin vahametinden çekip; belgeyi sızdıran subaya ve bu davranışın etiğine yöneltmeye dönük hokkabazlıklar olayı örtbas etmeye yetmedi. Baharın gelmesiyle yine çiçeklendi ortalık.

Her neyse gelelim eylem planımıza.

Halk arasında “AKP ve Gülen’i Bitirme Planı” olarak biliniyor olmasına karşın işin aslı her ikisinin de çok daha ötesindedir. Gelin buna biraz yakından bakalım. Yozdil okurları ve ulusalcılar da iştirak edebilsinler diye basit bir form ve dil kullanacağım.

Planın asıl konusu “irticayla mücadele” ki bu çok iddialı bir başlık ve amaç.

“İrtica” sözcüğünün manasını ve cumhuriyet tarihi boyunca geçirdiği değişim dikkat çekicidir.

“Gericilik, eskiye dönüşçülük” şeklinde günümüz türkçesine çevrilebilen bu sözcük, cumhuriyetin ilk yıllarında “osmanlı devleti” merkezliydi. Cumhuriyete tepki gösteren, Osmanlıyı öven, Osmanlıdan bahsedenler hemen irticacı oluverirdi.

Cumhuriyet sisteminin öyle veya böyle bir şekilde hazmedilmesinden sonraysa bu tepki zamanla din eksenine ve Osmanlı’daki dini kurumların cumhuriyette bulunmaması üzerinden giden bir yola saptı. Hilafet ve şeriat gibi konularda eleştiride, talepte bulunanlar irticacı olarak adlandırılmaya başlandı.

1970-80′lerden, 28 şubat 1997 tarihine kadar olan dönemde ise kendisini müslüman olarak tanımlayan, bir takım dini pratikleri (namaz, oruç, hac vs) uygulayan her insan irticacı olarak yaftalandı.

28 şubat ise bir nevi dönüm noktası idi. cuntacıların, “irtica” bahanesiyle gerçekleştirdikleri son eylem olması bakımından ve irticacı denilenlerin de kendilerine tamamen avrupai bir yol çizmelerine neden olması bakımından bu olayın tarihi önemi vardır.

Zira artık “irticacılar” -ki sözde irticacı demek daha doğru olur- ne osmanlı devletini, ne de devlette şeriat hukukunu istiyor değiller.

Ulusalcı çizgileriyle absürt bir sentez olan Milli Görüş hareketinden kopan ve bugünkü AKParti’nin temelini atan hatırı sayılır bir kitle, artık Avrupa Birliğine girmenin, avrupa standartlarını getirmenin peşinde.

Sürekli irticacı olarak etiketlenmiş olmanın da hıncıyla her türlü yeniliğe bir çeşit susamışlıkla açık, teknolojiyi kullanan, yenilikten korkmayan ve cesur adımlar atabilen bu insanlar artık irticacı olarak isimlendirilemezler.

İrtica poltırgayst gibidir, hayalet gibidir. bir kabuktan çıkar, bir başka kabuğa girer.

Sene 2010… 21. yüzyıl.

İrtica artık, dinci kabuğunda değil.

Bugünün irticacılarını tanımak, kim olduklarını bilmek istiyorsanız, çevrenize şöyle bir bakın.

Her türlü değişime, her türlü yeniliğe, her türlü gelişime karşı çıkan; bu karşı çıkışı mantıklı gerekçelerle izah edemeyen; bunun yerine birilerini suçlayan, sürekli itham eden fakat bu ithamları yine mantıklı gerekçelerle izah edemeyenleri görün.

Eylem planını da ona göre yapın.

Selametle.

ıslak imza: halktan biri

 

Yıl 2010.

Bundan 100 yıl sonra -2110 yılında- sanıyorum ki tarih kitaplarında, Türkiye Cumhuriyeti’nin  21. yüzyılın ilk erasında yaşadığı süreç, kurulduğu günden beri fetret devri yaşayan bir ülkenin yükseliş dönemine geçtiğinin habercisi olarak sunulacaktır.

Demokrasinin Türkiye Serüveni” yaklaşık 130 yıldır devam ediyor ve bu süreç dahilindeki en somut adımlar henüz atılmaya başlandı. Ortaya bir sandık konulmasından ve dağdaki çobanın, üniversitedeki prof.un gelip oy atmasından bahsetmiyorum, devletin tüm kurumlarına, her çeşit zihniyete kabul ettirilmiş, sorunsuz ve adil bir şekilde işleyen demokrasi anlayışından bahsediyorum. Henüz olması gereken asgari şartlar dahi tam olarak sağlanabilmiş değil fakat doğru yolda olunduğuna dair işaretler geliyor. Demokrasi anlayışımız olması gereken min. düzeye erişebilmiş değil zira üzerinde apoletleri olmayan, tahakküm ve darağacı gölgesi altında yazılmamış bir anayasamız bile yok.

Doğru yolda olduğumuza dair işaretler geliyor demiştim, buna verilebilecek en somut örnek ise yayın hayatı boyunca hep demokrasinin karşısında, kah silahlı kuvvetlerin, kah cübbeli kuvvetlerin yanında yer almış, her türlü darbeyi desteklemiş, demokrasi adına veyahut millet namına bir kere olsun çıkıp da muhalefet etmemiş olan mevkutelerin bile bugünlerde cılız ve acemice de olsa darbeye ve darbeciye karşı ses yükseltmesidir.

Misal, Ertuğrul Özkök bile darbe planı yapanlara “geri zekalı, dangalak, beceriksiz” gibi hakaretleri sıralayabiliyor. Gerçi onun bu öfkesinin gerekçesi eski alışkanlıklarından besleniyor da olabilir lakin ben güzel tarafından bakmayı tercih ediyorum. Bu ülkede, E.Özkök bile “darbenin ve darbecinin dostu” kimliğinden -öyle veya böyle- sıyrılmaya çalışıyorsa bir şeyler yoluna giriyor demektir.

Arşiv

Teknik Takip

Translate